Uzun yıllar önce bu taşıma işlemini yapmak için çok uğraşmıştım fakat çok verimli bir yol bulamamıştım. O zamanki web e-mail servislerinin (yahoo,msn vb.) günlük 30 mail atma ile sınırlı olmasından dolayı mailları taşımak ayları alıyordu yada bir sürü farklı yöntem kullanarak taşımanız gerekiyordu.
Neyseki herşeyi düşünen(!) google bunu da düşünmüş ve çokta güzelinden bir “import” servisi yaratmış. Diğer web e-mailinizdaki tüm mailları kendisi sizin yerinize gmail’e getirip onları etiketliyor. Bir insan daha ne ister ki..?
Gmail’da ayarlara girdiğinizde “hesaplar ve içe aktarma işlevi” tabına girin. Buradaki “posta ve kişi al” bölümüne taşınmasını istediğiniz mail(lar)ı girdiğinizde belli bir süre içerisinde -mail kutularınızın büyüklüğüne göre- hepsini Gmail’a taşıdığını göreceksiniz.
Kolay gelsin, sevgiler saygılar..
Ya eskiden fotoğraf deyince tam gaz koşar kaçardım ortamlardan. Neden böyle bir şey yaptığım konusunda ise pek emin olamıyorum. Kendime göre açıklamalarım olmasına karşın yine de “bir bakar insan değil mi” gibisinden kendime kızıyorum.
Eskiden(ilker abimle kalırken) evde birbirinden güzel DSLR lar boş boş durur bana bakardı, bende bir iki dener sonra vazgeçerdim. Bir birinden aciz nedenler sunardım ortaya, yok ağır, yok işte ayarı zor, yok üzerinde milyon tane tuş var..Ben öğrenene kadar ohooooooo.. der geçerdim. Ya be güzel kardeşim bir aç bak, orda mis gibi prof abi duruyor. Bir sor bakalim, aperture nedir, shutter nedir, nasıl kullanılır :)
Neyse zaman su gibi geçti gitti, şimdi o sulara kendimiz dalmaya çalışıyoruz. Hala kendime DSLR almış değilim (arada ilker abim’den ödünç alıyorum 5d m2′yi,saolsun kırmıyor, veriyor) ama kompakt sınıf için -pek bir şahane olan- Panasonic Lumix LX3′e sahibim. Bilenler bilirler, gerçekten kompakt sınıf makineler içerisinde profesyonel DSLR larda bulunan özellikleri içeren(manuel ayarlar), sensörü nispeten küçük, noise’a karşı (DSLR kadar olamaz tabi) nispeten dayanıklı bir alet kendileri. Halen Türkiye’de satışa geçmedi bildiğim kadarıyla. Bende Amerika’dan getirtmiştim.
LX3′ün RAW halde fotoyu çekmesi sayesinde son zamanlarda post-processing olaylarına da el atmaya başladım. Çok amatör bir seviyede olmama karşın kafamda oluşturduğum şeyleri çekip, fotoşop ve laytrum da istediğim gibi üzerinden geçebiliyorum. Scott Kelby amcanın da kitaplarını getirttim yurtdışından okuması falan acayip zevkli, bir bir hepsini uygulamalı deniyorum. Sizlere de rahatlıkla tavsiye edebilirim.
Bir de son geceki çalışmamı koyayım. Odam da alalede çektiğim bir fotoyu biraz düzelttim ve işte son hali:

Bir arkadaşımdan aldığım küçük bir günlük yazısı:
Hiç kimseye ve hiçbir yere ait olmadan yaşamak ne güzel olurdu… üç nokta kadar ucu açık ve sonsuz olmak. Özgürce yaşamak istediğini, istediğin an.
Kaplumbağa hızıyla geçmez ki bu hayat, neden sormaz ne istiyoruz diye, sormaz ki; ne umurunda hayatın benim ne istediğim, neyin peşinde olduğum.
Bir de tabii ben ne istiyorum sordum mu ki hiç kendime, evet sordum da bulabildim mi cevabı hayır, beyoğlunda bi ara sokakta bi barda oturuyorum hayat akıp gidiyor ben bakıyorum dur diyebiliyor muyum hayır; sevgilim var mutlu muyum hayır; soruların cevapları neden hep hayır!!! Biliyor muyum HAYIR. Çıkmaz bi sokakta yürüyormuş gibiyim, bi ışık var bi çıkış var biliyorum ama çıkabiliyor muyum, HAYIR!
Bu depresif moddan sıkıldım, ruhum aydınlık istiyor bi yol olmalı aydınlığa çıkan biliyorum, bulamıyorum. Aydınlığa çıkaracak yolda bir el uzansa bana yoluma fener olsa, sanki var öyle biri bi yerlerde çok yakınımda hatta eli tam omzumun üstünde ama o dokunmaya ben dokundurmaya korkuyorum oysa şu hayatta ne korkulacak şeyleri korkmadan yaptım şimdi beni aydınlığa çıkaracak bu elden neden korkuyorum ki.
Soruların sonu gelir mi, gelmez mi bilinmez, ama bu hikayede bitmez, biter de sonunu bi yazan olursa biter.
Ya da diyeyim ki sonunu sen getir okuyan be…
Melek.
Başlık pek açıklayıcı oldu mu bilmiyorum ama gecenin bu saatinde anca bu kadar düşünebiliyorum. Bir elektronik mühendisi olarak, elektronikten pek bir uzak yaşadığım şu günlerde eskileri yad etmek adına sizinle bir siteyi paylaşmak istiyorum.
Elektronik devrelerde kullanılan MOSFED, Transistör, Direnç, Filtre, Memristor(Bu da yeni gözdemiz :P) gibi adını sayamadığım bir çok elemanın nasıl çalıştığını java appletlerle görsel olarak göstermeye çalışmışlar. Elektroniğe yeni başlayan yada amatör olarak uğraşan arkadaşların işine yarayacağını düşünüyorum.
http://www.falstad.com/circuit/e-index.html
Herhalde 1 yıldır bu kadar dopdolu bir gün geçirmemiştim. Normalde kalkamadığım saatlerde başladığım günüm bir anda tam bir ailevi/arkadaş ziyaretler serisine döndü. Tek şansızlığım fotoğraf makinami yanıma almamak oldu, napalim kısmet değilmiş :)
Özellikle babannem ve dedemin ev mantısı yapma maceralarını görüntülemeyi çok isterdim. Dedemin sinek kovma derdiyle uğraşırken babannemin hamur kesme telaşı ve birbirleri ile girdikleri yarı türkçe yarı gürcüce söz dalaşmaları görülmeye değerdi :)
Sonrasında itfaiye binasından tutunda devlet hastanesine, şehir havuzundan tutunda kendi muhitime kadar gezmediğim yer kalmadı. Kısa kısa görüşmeler bile olsa o kadar uzun zamandır görmemişim ki insanları hem kendim hem de onlar çok mutlu oldular.
Neyse efendim, insanın kendi memleketi gibi yokmuş diye boşuna dememişler. İnsan arada bir bile olsa arayı fazla soğutmadan hal hatır sormayı bilmeli, doğduğu büyüdüğü yerleri unutmamalı..
Sevgiler, saygılar..
not: Daha ayrıntılı bir gezme rehberi fotolarla birlikte gelecek :) İstanbuldaki arkadaşlarıma sevgilerle..
Taksimde hep özenmişimdir şu baloncuk yapan aletlere :)
Not: Youtube’u halen izleyemeyen kesimdenseniz, DNS iplerinizi şu şekilde değiştirin: 208.67.222.222 ve 208.67.220.220.
80′lerin sonu 90ların başında çocuk olanlar bilir, çikolata deyince aklımıza direk tadelle, çokokrem (böle tüpte olurdu, bir türlü tam biteremezdik. Hala da var galibada ben almıyorum) ve sarelle gelirdi. Ülker ve Sagranın bu süper 3lüsüyle büyüdüm diyebilirim. Az para aşırmadık bunları almak için.. :)

Nese efendim yıl oldu 2009, her yer çikolata oldu yada chocolate(türkçesini bile söylemeye tenezzül etmeyenler var). Giriyorsun büyük bir markete 1000 çeşit çikolata seni karşılıyor. Deniyorsun deniyorsun deniyorsun, bir türlü çocukken aldığın tadı alamıyorsun.
Ama nedemişler ‘azimle sıçan duvarı delermiş’ misali bende sonunda eskiye dönüş olaraktan aradığım tadı buldum. Uzun zamandır Nutellayla idare eden vücudum, yeni Sarelle ve tadellenin de öncülüğünde kendisini buldu :P

Ya arkadaş bu kadar mı güzel yapılır. Tadelle’yi o kadar özlemişimki yedikçe yiyesim geliyor :) Sarelle ise inanılmaz. Belli ki Sagrayı satın alan şirket çok fazla yatırım yapmış. Fındık ezmesi hayatimda yediklerimin en iyisi, tüm Türkiye piyasasındakileri denemiş olan biri olarak söylüyeyim ki bir daha diğerlerini ağzınıza sürmessiniz. Tek sorunu fahiş fiyatı. 350gr fındık ezmesine 13.5tl gibi yüksek bir fiyat ödemek zorundasınız. Çikolatasıda diğer türevlerine göre daha pahali. Nedeni de çok yüksek oranda kullanılan fındık orani ve koruyucu madde, trans yağ ve renklendirici madde gibi şeylerin kullanılmaması diye düşünüyorum.

Babamdan öğrenemediğim: Maalesef babamın zamanında bu kadar çikolata yoktu, çikolata seçme işi yaşımdan da olsa gerek şu anda çok zevkli :) Şiddetle Sarellenin yeni ürünlerini ve tadelleyi denemenizi öneriyorum. Neler kaçırdığınızı görmeniz gerek :)
not: Resimler tadelle,sarelle ve ülkerin resmi sitelerinden alınmıştır.
Pek moralimin olmadığı şu günlerde biraz da olsa kafamı dağıtabilmek için kankayı da alıp Taksimin yolunu tuttum. İlk başta amaç güzel bir yemek ve tavla maçıydı. Fakat kalabalıktan mıdır bilinmez içimden pekte o şekilde zaman geçirmek gelmedi.
Hem Emre’ye mekanı göstermek hem de güzel bulutlu İstanbul gecesinde biraz soluklanmak için Konak pastanesinin yolunu tuttuk. Gitmesi maalesef biraz uzun sürüyor. Bütün İstiklali geçip Galata’ya kadar geldiğinizde zaten bitmiş oluyorsunuz :) Dönüşünü söylemek bile istemiyorum :P Bu arada yanınıza Emre gibi yedek bir fotoğrafcı da almayın. Adamın titremeden foto çekmesi için 10 saat bekliyorsunuz. Sinirlerim yıprandı ulen..


Mekanı bilmeyenler için söyleyeyim, gerçekten hoş ve sade bir yer. Yemek, pasta ve türevlerini yerken harika bir İstanbul manzarası izlemek istiyorsanız denemenizde fayda var. Maalesef içki yok, zaten içki olsa mekanın ambiansı tamamen değişirdi, şu ankinden çok farklı olurdu. Şu haliyle benim favorimlerim arasında yer alıyor. Seneye bir aksilik olmazsa doğumgünümü burada yapıcam. Hem ne güzel rezarvasyon da alıyorlar :)


Mekan, galata kulesinin hemen bir alt sokağında teras katında bulunuyor. Manzarası ise inanılmaz. Boğaz köprüsünden Unkapanı köprüsüne kadar herşeyi rahatlıkla görebiliyorsunuz. Üstüne üstlük harikada bir Galata kulesi manzarasıda arka tarafta sizlere göz kırpıyor :)
Babamdan öğrenemediğim: Konak pastanesini denemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Yaz bitmeden mutlaka uğrayın. Taze pastalarını kesinlikle deneyin :) Eğer haftasonu branch düşünüyorsanız da açık büfe kahvaltısı mevcut.
Büyük değişikliğin zamanı geldi galiba :)
Basit bir son hazırlamalıyım önce kendime..
ayrıntılar: en kısa zamanda.
Sayfa 1 / 1012345»...Son Sayfa »